Sağlık söz konusu olduğunda en çok sığındığımız, ama aslında en tehlikeli şehir efsanesi budur: “Bizim ailede hiç yok, bana bir şey olmaz.”
Oysa gerçekler hiç de öyle demiyor.
Dünya Sağlık Örgütü verileri, meme kanseri teşhisi alan her 10 kadından 8’inin ailesinde tek bir kanser vakası bile yok.
Hastalık kapıyı çalmak için bir “genetik miras” beklemiyor. Sadece kadın olmak ve yaş almak bile bu riskle burun buruna gelmek için yeterli. Üstelik istatistiklere göre Türkiye’de her 16 kadından biri bu gerçekle yüzleşiyorken…
En büyük tuzaklardan biri de şu: “Ağrımıyorsa önemli değildir.”
Aksine, en tehlikeli kitleler genellikle hiç ses çıkarmaz, ağrı yapmaz. Memede veya koltuk altında aniden beliren küçücük bir sertlik, hafif bir boyut değişimi ya da aynaya baktığınızda fark ettiğiniz belirsiz bir farklılık… Sezgilerinize güvenin; “ağrımıyor” deyip geçmeyin. Erken teşhisin altın anahtarını kendi elinizle çöpe atmayın.
Peki ne yapmalı? Korkup kaçmak yerine hayatı yakalamak gerek.
Çözüm aslında bir mucize gerektirmiyor; takvimimize işaretleyeceğimiz kısacık bir zaman diliminden geçiyor. 20 yaşından itibaren her kadının ayda bir dakikasını ayırarak kendi kendini muayene etmesi, yılda bir kez uzmana görünmesi ve 40-69 yaş aralığında iki yılda bir düzenli mamografi çektirmesi.
İşin en güzel yanı; aile sağlığı merkezlerinden mahallenize gelen mobil tarama araçlarına kadar her şey parmağınızın ucunda ve tamamen ücretsiz.
Erken yakalanan bir teşhis, hayatın size bahşettiği kocaman bir ikinci şans demektir.
“Yarın giderim”, “Haftaya bakarız”, “Bende yoktur” bahanelerini bir kenara bırakın.
Bugün, tam da şu an kendinize 15 dakika ayırın.
O 15 dakika, gelecekteki yıllarınıza yapacağınız en büyük yatırım olabilir.
