İlk kez 2024 Şubat’ında Avrupa’ya seyahat etmiştim.
İlk Schengen vizemi Polonya üzerinden almıştım ve o yolculuk benim için sadece bir gezi değil, başka bir dünyanın kapısını aralamak gibiydi. Avrupa’nın merkezine ilk kez yaklaşacak olmanın heyecanını aylar öncesinden yaşamaya başlamıştım.
Daha Türkiye’deyken Berlin benim için sıradan bir şehir değildi. Tarihiyle, savaşın izleriyle, bölünmüş geçmişiyle ve bugün hâlâ taşıdığı politik atmosferle görmek istediğim yerlerin başında geliyordu. Polonya’daki değerli arkadaşıma ilk sorduğum şey de şuydu:
“Berlin’e nasıl gidebilirim?”
Bana biraz uzak olduğunu söylemiş, özellikle sınır geçişlerinde Alman polisinin zaman zaman sıkı denetimler yaptığını anlatmıştı. Rehber arkadaşım ile uzun uzun rota planları yaptık. Haritalar açıldı, tren saatleri incelendi, ihtimaller konuşuldu. Ama bazen insanın çok istediği şeyler hemen gerçekleşmiyor. O seyahatte Berlin nasip olmadı.
Daha sonra aldığım vize Fransa üzerinden olduğu için rotamı yeniden Belçika, Hollanda ve çevresine çevirmiştim. İçimdeki Berlin isteği ise bir köşede beklemeye devam ediyordu.
Geçtiğimiz yaz, arkeolojik kazıda bakanlık temsilcisi olarak görev yaparken kazı başkanımızın Berlin’de yaşayan kuzeni Volkan Abi ile tanışma fırsatım oldu. Sohbet sırasında bana:
“Bir gün gelirsen, sana Berlin’i ben gezdiririm,” demişti.
Bazı şehirler insanın zihninde tekrar tekrar çağrı yapıyor. İşte o an Berlin hedefi yeniden şekillendi.
Ve 2026 Ocak ayında vize başvurum olumlu sonuçlandı.
Artık bu hikâyenin son durağı belliydi.
Paris’ten başlayacak yolculuğum Berlin’de sona erecekti.
Avrupa tarihinin en ağır yüklerini taşıyan iki ülkeyi, iki ikonik şehri kendi gözlerimle görecek; sokaklarında yürüyecek ve hissettirdiklerini anlamaya çalışacaktım.
29 Nisan akşamı nihayet Berlin’e ulaştım.
Şehre otobüsle giriş yaptığımız an garip bir his yaşadım. Sanki bir Avrupa başkentine değil de Anadolu’daki büyük şehirlerden birine giriyordum. Bunun sebebi muhtemelen ana yolların etrafına sıralanan apartman düzeniydi. Hatta otobüs terminali bile bana Türkiye’deki terminalleri anımsattı. Mimari planı, atmosferi, insanların hareketliliği… Tanıdık bir his vardı.
Berlin’de ulaşım için Uber ve Bolt oldukça yaygın. Özellikle gece saatlerinde en pratik seçeneklerden biri. Dikkatimi çeken şey ise şoförlerin büyük kısmının Türk ya da Arap kökenli olmasıydı. Avrupa’nın merkezinde bile göçmen emeğinin hizmet sektörünü ne kadar taşıdığını görmek mümkündü.
Fakat yolculuğun ilk tatsız anı da burada yaşandı.
Bizi alan Türk şoför, Türk olduğumuzu anlamasına rağmen araçtan inip valizlere yardım etmeyi bile düşünmedi. Arabada birkaç dakikalık sessizlik oldu. Sonra arkadaşım bir şey söyleyince adam açıldı. Konu bir anda memlekete geldi. Viranşehir’den girip Siirt’ten çıktı. Türkiye’deki insanları görgüsüzlükle, medeniyetsizlikle suçlarken sanki Berlin’de yaşamak ve altındaki Toyota onu otomatik olarak “medenî” yapmış gibi konuşuyordu.
İşte tam o anda şunu düşündüm:
İnsan bazen bulunduğu coğrafyanın değişmesini gelişmek sanıyor.
Oysa zihniyet aynı kaldığı sürece değişen sadece adres oluyor.
Elbette yaşadığımız çevre insanı etkiler. Yeni şehirler, yeni kültürler, yeni sistemler insanı dönüştürebilir. Ama sen hâlâ insanın değerini kullandığı telefonla, yaşadığı şehirle ya da sürdüğü arabayla ölçüyorsan, dünyanın en düzenli şehrinde yaşasan bile içindeki eksiklik aynı kalıyor.
Yol boyunca şehrin simge yapılarını gece ışıkları altında görme şansımız oldu. Brandenburg Gate ve Victory Column, karanlığın içinde tüm ihtişamıyla yükseliyordu. Yıllarca fotoğraflarda gördüğüm yapılar artık birkaç metre önümdeydi.
Saçma sohbetler, uzun yol ve yorgunluk derken sonunda otele ulaştık.
Ama bazen insanın bütün modunu değiştiren şey çok küçük bir detay oluyor.
Otelde bizi güler yüzlü bir resepsiyonist karşıladı. O samimi tebessüm, birkaç dakika içinde bütün negatif enerjiyi dağıttı. Şehrin ilk gecesinde aklımda kalan son şey yorgunluk değil, o sıcak karşılama oldu.
Berlin’deki ilk gecem böyle başladı.
Devamı 2. bölümde…